Topics

Önsöz

 

İnsan, hayatının bütün merhalelerini zamanın küçücük parçaları içinde kat eder. Meselâ bir saniyenin herhangi bir kesiti… İnsan ömrü yüz yıl dahi sürse, nihayetinde hep bu anlara bölünmektedir. Düşünülmesi gereken husus şudur ki insan, hayatını sürdürebilmek için zihninde zamanın bu parçalarını bir araya getirir ve yine o parçalar vasıtasıyla hareket eder. Düşünmek yahut tefekkür etmek dediğimiz girdapların içinde biz, ya bir parçadan diğerine geçeriz yahut aynı zaman kesitine geri döneriz.

Bunu şöyle anlamak gerekir: İnsan bir an düşünür ki yemek yiyecektir; fakat midesindeki ağırlık sebebiyle bundan vazgeçer. Bu vazgeçiş hâli üzerinde ne kadar kalacağını ise kendisi de bilmez. Bunun gibi sayısız düşünce, onun hayatının terkibini meydana getirir; onu ya muvaffak kılar yahut başarısızlığa sürükler. Bir niyet eder, sonra onu terk eder. Kimi zaman dakikalar içinde, kimi zaman saatler, aylar yahut yıllar sonra…

Anlatılmak istenen şudur ki terk etmek, insan hayatının en büyük unsurudur. Çünkü insan tabiatı gereği rahata meyyaldir. İnsan; zorluk, hastalık, bezginlik, hareketsizlik, huzursuzluk ve benzeri nice hâlleri isimlendirir. Bu hâllerin karşısına ise “sükûnet” adını verdiği başka bir hâl koyar. Fakat bunların hepsinin hakikî olduğu söylenemez. Gerçekte bunların büyük çoğunluğu varsayımlara dayanmaktadır.

İnsan zihninin yapısı öyledir ki kolaylığa doğru koşar, zahmetten ise kaçınır. Bunlar iki ayrı yöndür ve insan, düşünceler aracılığıyla daima bu yönler arasında yolculuk eder. Her hareketinin kaynağı bu iki istikametten biridir. Bir plan kurar, onu düzenler ve nihayet tamamlar; yönü de doğrudur. Fakat yalnızca on adım attıktan sonra zihninde bir değişim meydana gelir. Bu değişimle birlikte düşüncelerin yönü de değişir. Sonuç olarak istikamet başka bir yöne döner ve insanın yöneldiği hedef gözden kaybolur. Geriye ise yalnızca yoklayarak yürümek kalır. Bilinmelidir ki bu bahis, yakin ile şüphe arasındaki yolların hikâyesidir.

Şunu unutmamak gerekir ki insanın temeli vehim ve yakin üzerine kurulmuştur. Dinî اصطلاحda buna şüphe ve iman denilmiştir. Allah Teâlâ, zihinde şüpheye yer verilmesini yasaklamış; yakinin sağlamlaştırılmasını emretmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de: “Bu kitapta hiçbir şüphe yoktur; o, gayba iman edenler için hidayettir.” buyurulmuştur. Allah’ın yasakladığı şüphe, Hz. Âdem’e sakınması emredilen şüphenin ta kendisidir. Nihayet şeytan onu aldatarak bu şüpheyi Âdem’in zihnine yerleştirmiş ve bunun sonucunda Âdem cennetten çıkarılmıştır. İşte o andan itibaren insan zihninde iki yön belirlenmiştir: Şüphe ve yakin.

Anlatılan hakikatler ışığında, insan zihninin ekseni şüphe ve yakin üzerine kuruludur. Beyin hücrelerinde sürekli işleyen de işte bu şüphe ve yakindir. Şüphe ne kadar artarsa, beyin hücrelerindeki çözülme ve yıkım da o derece çoğalır. Bilinmelidir ki bütün sinir sistemi, bu hücrelerin tesiri altında çalışmaktadır; insan hayatı da sinirlerin hareketlerinden ibarettir.

İnsanın bir şeye gerçekten inanması, aldanışı inkâr etmesi kadar zordur. Çünkü insan, olduğu şeyin tersini göstermeye meyyaldir. Zayıflıklarını gizler; onların yerine kendisinde bulunmayan hayalî meziyetler ortaya koyar. En büyük güçlük ise yetiştiği toplumun zamanla onun inancı hâline gelmesidir. Zihni artık o inancı tahlil edebilecek durumda değildir. Böylece o inanç, hakikat olmadığı hâlde yakin makamına yükselir. Bunun en büyük sebebi, insanın kendisini olduğu gibi değil, olduğunun tam aksi şekilde göstermesidir.

Bu şekilde yaşanan hayat, insana sayısız zorluk getirir. Öyle zorluklar ki insan, onların çözümünü kendi içinde bulamaz. Hayatın her adımında, yaptığı işin boşa çıkacağı ve neticesiz kalacağı korkusunu hisseder. Bazen öyle bir hâle gelir ki bütün ömrünün zayi olup gittiğini düşünmeye başlar. Hatta tamamen yok olup gitmese bile, büyük bir tehlikenin içinde bulunduğunu hisseder. Bütün bunlar, şüphe sebebiyle süratle çözülüp yıpranan beyin hücrelerinden kaynaklanmaktadır. Beyin hücrelerindeki bu hızlı çözülme ve sürekli değişim, insanın amelî yollarında her adımda engeller meydana getirir; yapılan işler neticesiz kalır ve sinir sistemi zarar görür.

İnsan zihni ise hakikatte kendi tasarrufu altındadır. İnsan, yakin kuvveti sayesinde hücrelerdeki çözülmeyi azaltabilir yahut artırabilir. Beyin hücrelerindeki yıkım azaldığında, sinirsel zarar ihtimali de oldukça azalır.

İnsan da neticede bir canlıdır. Ateşi kullanmayı öğrenmiş; ateşin kullanımıyla birlikte ilim ve sanatın temelleri ortaya çıkmıştır. “Renk ve Işıkla Tedavi” adlı kitapta, insanın iki ayak üzerinde yürüyebilme vasfı açıklanmıştır. Orada, insan ile hayvan arasındaki ışık dağılımının hangi esaslar üzerine kurulu olduğu ve bu dağılım sebebiyle hayatlarının birbirinden nasıl ayrıldığı izah edilmiştir.

Tarih boyunca insanların büyük çoğunluğu gerçek anlamda sağlıklı olmamıştır. Oysa insanın, ışığın çeşitlerini ve ışıkların tabiatını keşfetmesi gerekirdi. Fakat o, hiçbir zaman buna yönelmedi. Işıkların karışımına dair kanunları araştırmadı. Eğer bunu yapsaydı, beyin hücrelerindeki çözülme en aza inerdi. Böylece insan daha fazla yakine yaklaşır, boş inançlara ve vehimlere saplanmazdı. Şüpheler onu bugünkü kadar rahatsız etmez, hayatındaki amelî engeller de çok daha az olurdu.

Fakat insan bunu yapmadı. Işıkların çeşitlerini öğrenmediği gibi, onların tabiatını da araştırmadı. Hatta ışıkların da kendilerine mahsus bir mahiyet ve eğilim taşıdığını bilmedi. Oysa insanın hayatı bizzat ışıklardan ibarettir ve onu koruyan da yine onlardır. İnsan ise yalnızca topraktan yapılmış bedeni tanıdı. Hâlbuki Allah Teâlâ, onun çürümüş balçıktan yaratıldığını; başka bir yerde ise “içi boş bir varlık” olduğunu bildirmiştir.

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurmuştur:

“İnsan, anılmaya değer bir şey değilken, Biz onun içine kendi ruhumuzdan üfledik; böylece işiten, konuşan, anlayan ve hisseden bir insan oldu.”

Ruhun tarifi şudur ki o, Emr-i Rab’dir. Emr’in kısa açıklaması ise şöyledir: O’nun Emr’i, bir şeyi murad ettiğinde yalnızca “Ol!” demesidir ve o da oluverir. Demek ki insan ruhtur ve ruh da Emr-i Rab’dir.

İnsanların bu ilâhî hakikatten habersiz oluşu, vehmi ve şüpheyi artırmaktadır. Bunun neticesinde iman ve yakin zayıflamaktadır.

Kur’ân-ı Kerîm, toplumu tek bir fert hükmünde değerlendirmiştir. Fertte meydana gelen hâller toplumda da meydana gelir. Bir toplumda şüphe, yakinden fazla olduğunda bu durum iki yöne ayrılır: Yön yükselişe dönükse semavî afetler, düşüşe dönükse arzî afetler ortaya çıkar.

Göksel afetler yayıldığında bütün toplumun zihnini ve sinir sistemini etkiler. Bundan korunmanın tek yolu, toplumun yakininin bir olmasıdır. Peygamberlerin dersi de budur. Toplum farklı gruplara bölündüğünde ve her grubun yakini birbirinden ayrıldığında, şüphe yeryüzüne yayılır. Bunun sonucunda seller, depremler, salgınlar ve hatta iç savaşlar meydana gelir. Böylece toplumun ve fertlerin sinir sistemi çöker; türlü türlü hastalıklar yayılır.


Topics


Roohani Elaj Turkish

خواجہ شمس الدین عظیمی